Kayıtlar

Hüzün

Resim
Hüzün, duyguların en asilidir. En ağırbaşlısı, en zor bulunanı ve en önemlisi elde tutulması en zor olanıdır. Söz gelimi acı diyelim, sorar mı insanın yüreğini yakmak için, izin alır mı, gelince gitmesini bilir mi? Ya öfke, biz mi gelsin isteriz? Gelir mantığımızı esir alır pek çok hatayı, utancı yaşattıktan sonra geride bir gönül, çoğu zamanda insan enkazı bırakarak gider. Neşeye bakalım. Peşinden koşarız bulup sahip olmaya çalışırız, bulduğumuzda doyunca yaşarız ama hayatı inkâr ederek, onu yapaylaştırarak, hakikati ve hakikat algısını yok saymak pahasına ulaşırız ona. Nefret, bencillik, kin gibi duygular ise artık hüznün yaşayamayacağı kadar çoraklaşmış, kurumuş ve dahi çölleşmiş gönüllerde var olabilen yegâne duygulardır. O gönüller artık hüzünlenemeyecek gönüllerdir. O gönülleri hüzünlendirmek çölde karanfil yetiştirmek kadar zordur. Ne büyük bir kayıptır bu. Hüzün ise ne teslim olur havailiğe neşe gibi ne de karanlığa keder gibi. Hayat serüvenin başı ile sonu arasında en anlamlı…

Ceset Çiçeği

Beni neyin uyandırdığını anlayamadım. Saat kaçtı bilmiyorum. Odanın karanlığı bedenimi benim için bile görünmez kıldığından, bilincim karanlık boşlukta asılı duruyordu; zamansız, zeminsiz ve bedensiz... Daha öncesi olmayan yabancısı olduğum bir ruh haliydi üzerimdeki. Belli belirsiz bir ürperti, korkuyla karışık derin bir düşünce, en korkulanla yüzleşme halinin çaresiz dinginliğiydi hissettiğim. Bilincim tekilliğini yitirmiş ve bölünmüştü. Kendi düşüncelerimi dinliyordum. Geçen her dakika, zaman ve mekân kavramlarının zayıflamakta olduğunu hissediyordum. Odamda olduğum ve kendi yatağımda yattığım bilgisi, bir evvelki günün anıları, bir sonraki günün planları, yani o geceyi geçmişi ve geleceği olan bir zaman parçası olarak idrakime çivileyen düşüncelerim, sönükleşiyordu. Sönükleşen bu düşüncelerin yerlerini keskin bir korku alıyordu. O an “Ölmek böyle bir şey mi acaba?” diye mırıldandım. Cevap beklemediğim bu soruma aldığım “Evet” cevabı beni şaşırttı. Zihnimde bu cevabın izlerini ara…

İnsanın Arka Kapısı

Bildiğimizi ne kadar ve nasıl biliyoruz? Örnek olarak nükleer reaktörler hakkında sahip olduğumuz fikrin kaynağını hiç sorguladınız mı? Nükleer santrallerin ne kadar güvenli olduğunu veya güvenli olmadığını nasıl biliyoruz? Eğer nükleer fizik doktoranız yoksa, nükleer santral inşaat teknolojilerini bilecek mühendislik formasyonunuz yoksa ve nükleer santralde uzun süre çalışmışlığınız yoksa, nükleer santrallerin ne kadar güvenli olduğuna dair fikriniz, bilimsel verileri derleyip, kendi bakış açısını, arzu ve eğilimi de içine katarak paketleyip önümüze koyan birilerine bağımlı olacaktır. “Bilginin Paketlenmesi” olarak nitelediğim şey, uzmanlaşmanın zorunlu olduğu karmaşık, detaylı ve derin bilimsel/ampirik verilerin birileri tarafından yorumlanarak özet etiketler/ sonuçlar ile temsil edilir hale getirilmesidir. Fikir sahibi olmak veya karar vermek için başvurduğunuz bilgi paketlerinin etiketlerine itibar etmeyip, bilgi paketini açıp -karmaşık, detaylı ve derin bilimsel/ampirik veriler…

Azrail

Resim
Sabahın kovduğu kuytulardan çabucak dönen akşam karanlığı, şehrin dumanlı havasını yine karartmıştı. Şehrin üzerine çökmüş duman, kış akşamının erken karanlığı altında görünmez olsa da her solukta ince bir ciğer sızısı olarak varlığını hissettiriyordu. Şehir yine uzun, yine karanlık ve yine yalnız bir geceye hazırlanmaktaydı. Gece ki, kulaklarına yalnızlıklarını fısıldayacağı insanların, bundan kaçışlarının kör çıkmazlarda son bulmasını, sarıp sarmalandıkları kalabalıkların tel tel çözülerek ruhlarını çırılçıplak bir başlarına bırakmasını, sonsuza kadar sürecekmiş sanılan şehvetin diri meydan okuyuşunun takatsiz kalan bedenlerde sönüp gitmesini, tüm kaçışlarını tüketenlerin çaresiz bir kabullenişle ve tek başlarına kendisine dönüp gelmesini sabırla bekler. Gece ki, ışıyan sabah güneşini görmeyi umarak akşamdan sızanları bile karanlığın bir anında sessizliğinin dokunuşlarıyla uyandırır, kim ve ne olduğunu hatırlatır; sonra iflah olmaz yalnızlıklarını arsız yabani ot tohumları gibi bil…

Zürk Kavminin Trajik Hikayesi

Alçalan güneş, ağaçların gölgesini uzatarak odanın penceresine ulaştırmıştı. Adam, masasından kalktı pencereye yöneldi, üst üste yığılmış kitap yığını onu durdurdu. Kitapları sabırla kaldırdı, etrafına bakındı, nereye bırakabileceğini düşündü ve başka bir kitap tepesinin üzerine bırakarak pencereye ulaştı. Perdesini açtığı pencereden odaya hafif bir ışık süzüldü. Gölgesi penceresine vuran ağaçlara baktı. Belli belirsiz bir tıklama duyuldu. Adam kapıya bakarak "Buyrun" dedi.
 Açılan kapının arkasından genç bir kadın göründü.
-Erken mi geldim?
Adam kadına doğru giderken,
-Hayır, tam zamanında geldin.  Eliyle masanın üzerine özenle yerleştirilmiş kâğıt destesini gösterdi.
-Nihayet bitti. Lütfen otur. Henüz fakslamadım. Birazdan çıkabiliriz.
Kadın başıyla onayladı ve kendisine gösterilen koltuğa oturdu.
-Bilim dünyasında ses getirecek bir çalışma... Kadın devam etmedi sözü adama bırakmış gibiydi.        -Evet, ses getireceğini tahmin ediyorum. Ancak bilim dışı çevrelerden de yo…

Bireysel Faşizmin İnşası

Bir devlet ideolojisi olarak doğan faşizm, toplumun kayrılarak gelişim ve refahının artırılması olarak tanımlanır.Bir araya getirilen, demet, bohça anlamlarına gelen fasces kelimesinden türetilen faşizm, bir grubun menfaatlerinin her ne pahasına olursa olsun öncelenmesidir. Tanımda kullanılan “Her ne pahasına olursa olsun” nitelemesi onun gerçek doğasını dışa vurmaktadır. Aynı zamanda faşizmin zulüm ve işkenceyle, kan ve göz yaşıyla yoğrulan tarihinin "nedenlerini" de anlaşılır kılmaktadır. Bir devlet ideolojisi olarak, insanlık tarihine kıyasla çok yeni bir ideolojik isimlendirme olmasına karşılık faşizm, insanla yaşıt tarihsel bir olgudur. Gözden kaçan uzun karanlık tarihi, “her ne pahasına olursa kendi bireysel refahını/çıkarını öncelemek” olarak tanımlanan insan doğasının karanlık yanındaki derin ve yerleşik dürtülerle ilişkilendirilmesi halinde kendiliğinden aydınlanmaktadır. Faşizm bu yönüyle bireyde, birey doğasında, insanla yaşıt olarak yerleşiktir. Bu yerleşik yapı…

İnsan, Beynine Ulaşan Veri Kadar Mutludur

Resim
Profesör David Goodall; kendi isteği ile hayatını sona erdirmek istemesiyle dünya basınına haber olarak girmiş botanik ve çevre bilimci. 104 yaşında kendisinin karar verdiği ölümüne gitmeden evvel verdiği mülakatta; bu yaşa gelmiş olmasının kendisi için bir pişmanlık olduğunu ve ölmek istediğini belirterek, kendisinden daha genç olanlar için dahi “ölme hakkının” bir vatandaşlık hakkı olduğunu vurgulamış, kendi ülkesi olan Avurturalya’nın vermediği bu hakkı tanıdığı için İsviçre halkına teşekkür etmiştir. Son gününde, 3 torunuyla Basel Botanik bahçesini gezen profesör Goodall, ölüme giderken, kendi seçimiyle Beethoven’ın 9. Senfoni’sinin final bölümünü dinlemeyi tercih etmiştir. Görme yetisi ve hareket kabiliyetini büyük ölçüde yitiren ve yeteri kadar yaşadığına karar veren profesörün ölümünün ardından, hayatta kalanlar bir anlık moladan sonra kendi gündemlerine dönmüştür.
İNSAN, BEYNİNE ULAŞAN VERİ KADAR MUTLUDUR Güçlü hayatta kalma güdüsüyle dünyaya tutunan insan neden hayatının bir d…

Rıhtım

Resim
Zamanın olmadığı ve bedeni olmayan ölülerin toplandıkları mekânsız o ülkede, kalın kara bulutların kararttığı, kara geceden bin kat daha karanlığın içinde kırbaç gibi, bin güneşten daha aydınlık ve taze teni azgın ateşte kavrulan bin cehennem ehlinin gırtlağını yırtan feryatlarıyla çakan yıldırımın, bedensiz ruhumu“sen” diyerek işaret edip seçmesiyle ana rahminden düşen cenin gibi düştüm tekrar aranıza. Benim hikayem 19.. yılında haziran ayının, ilkbaharla yaz arasında kararsız kalan ilk gününde başladı. Yaz sıcağının serin bahar yeliyle itişip durduğu gün, derin bir koya bakan falezlerin üzerinde gönülsüzce yükselen tepede göz alabildiğine uzanan gök maviliğini seyreder buldum kendimi. Tepe, yağmursuz geçen ilkbaharın yer yer sararttığı otları çevreleyen inatçı yeşilliğin hüküm sürdüğü bir halı ile kaplıydı.Güneşin ısıttığı tenime çarpan serin rüzgârı her hissettiğimde içimde kabaran ince bir ferahlık başını kaldırıyor; başını kaldırır kaldırmaz ise içime çöreklenmiş tarifsiz bir aza…

Müebbet Hapis

Resim
Keşke insan duygularını taşlara nakşedebilseydi. Mutluluklarını, umutlarını, umut edebilmenin verdiği hayata pervasız kafa tutmalarını. Ve tabii mutsuzluklarını, acı ve kederlerini yazabilseydi taşlara. Duygularının geçiciliğini aşarak “Ben bunları hissettim” haykırışını ölümsüz kılabilse idi. Ama ne mümkün. Yazılan, daha doğrusu yazılabilen duyguların kendisi değildir, yazılabilen sadece gölgeler ve kaba yontularıdır. Gölgeler, yontular, renkler, melodiler ve ötekindeki anlamını hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimiz kelimelerle duygularımızı anlatabilmek çabasının içerisinde çırpınmaktayız.  Bir düşünün; önce tepeler, karlı dağlar, derin vadiler ve büyük denizlerin bizi sınırladığını, bizi hapsettiğini, hayal gücümüze sınır çizdiğini düşündük. Sonra bunları aşınca kıtaların bizi sınırladığını varsaydık. Buralar da aşıldı. İçinde yaşadığımız gezegenin bir yönüyle ana kucağı olmadığını, bizi kendine hapsettiğini fark ettik. Onu da aştık. Ya içimizde kendimizde mahkûm olduğumuz yalnı…