Kayıtlar

Hüzün

Resim
Hüzün, duyguların en asilidir. En ağırbaşlısı, en zor bulunanı ve en önemlisi elde tutulması en zor olanıdır. Söz gelimi acı diyelim, sorar mı insanın yüreğini yakmak için, izin alır mı, gelince gitmesini bilir mi? Ya öfke, biz mi gelsin isteriz? Gelir mantığımızı esir alır pek çok hatayı, utancı yaşattıktan sonra geride bir gönül, çoğu zamanda insan enkazı bırakarak gider. Neşeye bakalım. Peşinden koşarız bulup sahip olmaya çalışırız, bulduğumuzda doyunca yaşarız ama hayatı inkâr ederek, onu yapaylaştırarak, hakikati ve hakikat algısını yok saymak pahasına ulaşırız ona. Nefret, bencillik, kin gibi duygular ise artık hüznün yaşayamayacağı kadar çoraklaşmış, kurumuş ve dahi çölleşmiş gönüllerde var olabilen yegâne duygulardır. O gönüller artık hüzünlenemeyecek gönüllerdir. O gönülleri hüzünlendirmek çölde karanfil yetiştirmek kadar zordur. Ne büyük bir kayıptır bu. Hüzün ise ne teslim olur havailiğe neşe gibi ne de karanlığa keder gibi. Hayat serüvenin başı ile sonu arasında en anlamlı…

İnsan Beynine Ulaşan Veri Kadar Mutludur

Resim
Profesör David Goodall; kendi isteği ile hayatını sona erdirmek istemesiyle dünya basınına haber olarak girmiş botanik ve çevre bilimci. 104 yaşında kendisinin karar verdiği ölümüne gitmeden evvel verdiği mülakatta; bu yaşa gelmiş olmasının kendisi için bir pişmanlık olduğunu ve ölmek istediğini belirterek, kendisinden daha genç olanlar için dahi “ölme hakkının” bir vatandaşlık hakkı olduğunu vurgulamış, kendi ülkesi olan Avurturalya’nın vermediği bu hakkı tanıdığı için İsviçre halkına teşekkür etmiştir. Son gününde, 3 torunuyla Basel Botanik bahçesini gezen profesör Goodall, ölüme giderken, kendi seçimiyle Beethoven’ın 9. Senfoni’sinin final bölümünü dinlemeyi tercih etmiştir. Görme yetisi ve hareket kabiliyetini büyük ölçüde yitiren ve yeteri kadar yaşadığına karar veren profesörün ölümünün ardından, hayatta kalanlar bir anlık moladan sonra kendi gündemlerine dönmüştür.
İNSAN, BEYNİNE ULAŞAN VERİ KADAR MUTLUDUR Güçlü hayatta kalma güdüsüyle dünyaya tutunan insan neden hayatının bir d…

Rıhtım

Resim
Zamanın olmadığı ve bedeni olmayan ölülerin toplandıkları mekânsız o ülkede, kalın kara bulutların kararttığı, kara geceden bin kat daha karanlığın içinde kırbaç gibi, bin güneşten daha aydınlık ve taze teni azgın ateşte kavrulan bin cehennem ehlinin gırtlağını yırtan feryatlarıyla çakan yıldırımın, bedensiz ruhumu“sen” diyerek işaret edip seçmesiyle ana rahmine düşen cenin gibi düştüm tekrar aranıza. Benim hikayem 19.. yılında haziran ayının, ilkbaharla yaz arasında kararsız kalan ilk gününde başladı. Yaz sıcağının serin bahar yeliyle itişip durduğu gün, derin bir koya bakan falezlerin üzerinde gönülsüzce yükselen tepede göz alabildiğine uzanan gök maviliğini seyreder buldum kendimi. Tepe, yağmursuz geçen ilkbaharın yer yer sararttığı otları çevreleyen inatçı yeşilliğin hüküm sürdüğü bir halı ile kaplıydı.Güneşin ısıttığı tenime çarpan serin rüzgârı her hissettiğimde içimde kabaran ince bir ferahlık başını kaldırıyor; başını kaldırır kaldırmaz ise içime çöreklenmiş tarifsiz bir azabı…

Müebbet Hapis

Resim
Keşke insan duygularını taşlara nakşedebilseydi. Mutluluklarını, umutlarını, umut edebilmenin verdiği hayata pervasız kafa tutmalarını. Ve tabii mutsuzluklarını, acı ve kederlerini yazabilseydi taşlara. Duygularının geçiciliğini aşarak “Ben bunları hissettim” haykırışını ölümsüz kılabilse idi. Ama ne mümkün. Yazılan, daha doğrusu yazılabilen duyguların kendisi değildir, yazılabilen sadece gölgeler ve kaba yontularıdır. Gölgeler, yontular, renkler, melodiler ve ötekindeki anlamını hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimiz kelimelerle duygularımızı anlatabilmek çabasının içerisinde çırpınmaktayız.  Bir düşünün; önce tepeler, karlı dağlar, derin vadiler ve büyük denizlerin bizi sınırladığını, bizi hapsettiğini, hayal gücümüze sınır çizdiğini düşündük. Sonra bunları aşınca kıtaların bizi sınırladığını varsaydık. Buralar da aşıldı. İçinde yaşadığımız gezegenin bir yönüyle ana kucağı olmadığını, bizi kendine hapsettiğini fark ettik. Onu da aştık. Ya içimizde kendimizde mahkûm olduğumuz yalnı…

Karadelikte Ölmek - Kaptan Zalu'nun Uzay Maceraları 3. Bölüm

Resim
Alarmın kulakları ağrıtan gürültüsü bile kaptana ulaşamadı. Yanıp sönen kırmızı ışık, kaptanın gölgesini kendi kanının oluşturduğu kırmızı lekeye düşürüyordu. Yazek’in metalik sesi duyuldu. ”Karadeliğin çekim gücüne kapıldık. Motora güç verilmeli. Otomatik kumanda acilen etkinleştirilmeli.” Kaptan bu uyarıya hiçbir tepki vermedi, düştüğü yerde hareketsiz yatmaktaydı. Yazek alarm ikazını daha da artırdı. Kaptan acı çeken bir yüz ifadesi ile hafifçe başını hareket ettirdi. Yazek’in ekranında karakapan yıldız sistemi haritası belirdi. Haritada geminin yeri olarak belirlenen nokta ile karadeliğin ufuk çizgisi olarak çizilen yörünge arasındaki mesafe, hızla kısalan bir çizgi olarak gösteriliyordu. Tekrar yazek’in sesi odada yankılandı. “Karadeliğin ufkunu aşmak üzereyiz. Ana motorun acilen çalıştırılması gerekmektedir.” Öncü-1’i ekranda simgeleyen nokta hızla yanıp sönerken, her seferinde karadeliğin gözüne biraz daha yaklaşıyordu. Kapı gürültüyle sarsılarak açıldı. İçeri ikinci kaptan …

Son Mektup

Son buluşmamızda konuşmamıştım, senin gözlerime baktığın her zaman konuşamadığım gibi. Bu mektubu bu nedenle yazıyorum.Senden ayrıldıktan sonra kafatasımı patlatırcasına beynime üşüşen binlerce aşk sözcüğüne,tutku haykırışlarına ve senin samimiyetsiz bulduğun, ama nedenini bir türlü anlatamadığım, bakışlarıma set çeken dikensi sözlerine isyanımı dile getirebilmek için yazıyorum. Biliyorum, bu mektup bizi hep buluştuğumuz o asmanın altında bir daha bir araya getiremez. Rutubetten ayakları şişen, titrek masanın solmuş muşambasına kollarımızı dayayarak dakikalarca oturamayacağız. Her daim ıslak olan eğri büğrü betondan yükselen serinlikle, yanında olmanın ateşini serinletemeyeceğim. Sana duyduğum en mahrem duygularımı ifşa eden bu mektubu, sığındığı manastırdan kovulan bir rahibe çırılçıplaklığıyla yazıyorum. Artık sığınacak gizli hiçbir köşesi kalmayan aşkımın dilime düşen solgun cesedini, üzerinde taze gözyaşlarımla birlikte sana gönderiyorum. Gözlerinin içine bakarken…

Taht-ı Fakir

Resim
Bu taht için ne oyun oynanır ne entrika çevrilir ne de üzerinden inmemek için savaş verilir. Bu tahttan kaçılır da kurtulunamaz...

İçimdeki Öteki - Kaptan Zalu'nun Uzay Maceraları 2. Bölüm

Kaptan aniden irkilerek doğruldu. Gözleri kumanda odasında bir şeyler arar gibi dolaştı. Bakışları bulanıklaştı ve sanki dışarıda değil de içinde bir şeyler arıyordu. Eliyle başını yokluyor sonra vazgeçiyor, oturuşunu değiştirip, tekrar yapacağı bir şeyler varmış gibi başını tekrar kontrol ediyordu. Her geçen dakika huzursuzluğunun arttığı belliydi. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi acılı bir ifadeye dönüştü. Yerinde duramaz oldu. Ayağa kalktı, sendeleyerek kumanda masasına yöneldi. Bu gidiş amaçsızdı. Yeniden kaptan köşküne yöneldi. Oturamadı, dizleri üzerine çöktü. İki eliyle başını tutuyordu. Avazı çıktığı kadar “Yeter artık!” diye bağırdı. Kaptan köşkünün önünde iki büklüm başı ellerinin arasında yığılıp kaldı. O an seyrüsefer kılavuzu Yazekin ana ekranı parladı. Kaptan yığıldığı yerden doğruldu. Bakışı dağınıktı. Nereye bakacağını bilmez gibi gözlerini kumanda masasında gezdirirken bile çok daha uzağa bakar gibiydi. Yüzünde korkunun izleri vardı. Kumanda masasına yöneldi. Aceleyle otu…

Karadelikle Göz Göze- Kaptan Zalu'nun Uzay Maceraları 1. Bölüm

“Bu mesaj acil yardım çağrısıdır. Öncü-1 keşif gemisinden gönderilmiştir. Ben,  kaptan Zalu. Karakapan yıldız sisteminde keşif görevini yapmakta olan gemimiz tanımlayamadığımız bir nedenden dolayı sistem yörüngesi içerisinde hareketsiz kalmıştır. Boyutaçıcı motorlarımız çalışmamakta, haberleşme ağımız tamamen kullanılamaz haldedir. Seyrü sefer sistemimiz susmuş durumdadır. Bu bir saldırı olabilir ya da daha önce yeri işaretlenmemiş bir negatif enerji bataklığına saplanmış olabiliriz.  Dev bir ahtapotun kollarına düşen eski çağ gemileri gibi gemimiz sanki görülmeyen, tanımlanamayan, bizimle iletişime geçmeyen ve amacının ne olduğunu bilemediğimiz bir güç tarafından bulunduğumuz uzay noktada adeta çivilenmiştir. Kaderimizin getireceklerini bekler durumdayız. Karakapan yıldız sisteminin dış yörüngesini geçtikten sonra elektronik sistemlerimizde kaynağını tespit edemediğimiz sapmalar belirledik.” Kaptan başını kaleminin altındaki kâğıttan kaldırdı. Cızırtıyla açılan kapı, karşısındaki me…

Ahmaklık Manifestosu

Resim
” Yapay zekâ insanlığın sonunu getirebilir.” Stephen Hawking  “Yapay Zekâ, Uygarlık olarak karşı karşıya olduğumuz en büyük risktir." Elon Musk

Hayatta kalabilmek için cesaretini toplayarak mağaranızdan her çıktığınızda, size yönelen ilk tehditte mütemadiyen mağaranıza gerisin geri döndüğünüzü hala anlamıyorsunuz değil mi? Mağaranız sizin için yeterli ve güvenli olsaydı oradan zaten hiç çıkmazdınız. Böyle olmadığı için mağaranızdan çıkmak zorundasınız. Ancak çıktıktan sonra karşılaştığınız ilk tehditte, ilk meydan okumada, neden mecburen terk ettiğinizi unutarak, aynı mağaranıza geri dönmekte bu kadar ısrarcısınız? Ey insanlar! Atalarınız ve babalarınız da aynını yapardı. Siz de aynını yapmaktasınız. Her seferinde sonunu unuttuğu için tekrar tekrar dinlediği masalın sonunu merak eden insan, zekân kadar ahmaklığın da göz kamaştırıyor. Ne zaman başın sıkışsa, umutlarını kaybetsen, işlerin bozulsa, kendini çaresiz hissetsen, güçsüz ve yetersiz olduğuna inansan, kısaca yeniye,  denen…

Tanrı Öldü mü?

Resim
Filozof Nietzsche’nin anlattığı, Tanrısını kaybeden insanın onu umutsuzca arayışının hikâyesini duymuşsunuzdur;
"Öğle öncesi aydınlığında bir fener yakan, pazar yerinde koşarken durmadan 'Tanrı'yı arıyorum... Tanrı’yı arıyorum...’ diye bağıran kaçık adamı duymadınız mı? Oradakilerin çoğu, Tanrı'ya inanmayanlar olduğu için onun böyle davranması, büyük bir kahkahanın patlamasına yol açtı, onu kışkırttılar. 'Ne, yolunu mu şaşırmış?' diye sordu birisi. Bir başkası 'Çocuk gibi yolunu mu kaybetmiş?' dedi. 'Yoksa saklanıyor mu bizden?', 'Bizden korkuyor mu?', 'Yolculuğa mı çıkmış?', 'Yoksa göçmüş mü?'. Onlar birbirine böyle bağırarak güldüler..." Nietzsche’ye göre adam aradığı Tanrısını bulamayacaktır ve Tanrının ölümünü şu sözlerle ilan eder; Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz. HâӀâ gölgesi beliriyor uzaklarda. Kendimizi nasıl avutacağız, biz katillerin katilleri? Neydi bıçaklarımızın altında…